Acının türlü türlü halleri... Belki de en ağırı bu.
Her zaman güçlü, ayakta, koruyan
kollayan bir kan’ın, can’ın hasta yatağında çocuk gibi yattığını görmek.
Bu kadar sarsılacağımı düşünmemiştim.
Hiçbir kişisel gelişim kitabının, hiçbir öğretinin veremediği dersi aldım 10 dakikada. Umarım almışımdır. Yoksa boş her şey.
Bizim oralarda doğduğu tarihte kaydetmezler nüfusa insanları ya okula başlayınca ya da hiç. Erkek çocuk başka tabi. Onlar daha “insan” oldukları için nüfus cüzdanları gururla çıkarılır.
Hiçbir kişisel gelişim kitabının, hiçbir öğretinin veremediği dersi aldım 10 dakikada. Umarım almışımdır. Yoksa boş her şey.
Bizim oralarda doğduğu tarihte kaydetmezler nüfusa insanları ya okula başlayınca ya da hiç. Erkek çocuk başka tabi. Onlar daha “insan” oldukları için nüfus cüzdanları gururla çıkarılır.
Babaannem yani Gülizar’ım… Eğer doğruysa 78 yaşında.
35 yaşında 5 çocuğuyla dul kalıyor. Okuma yazma bilmeden,
dünyayı tanımadan bir başına kalıyor Sivas’tan çıkıp İzmir’e geleli daha 6 yıl
olmuşken.
Bizim oralarda, sabretmeyi, beklemeyi bilir kadınlar. Ölmüş
insanı bile beklerler.
Ömürün geri kalalını dedemin yasını tutarak geçirdi benim
Gülizar’ım.
Çalıştı, evlere temizliğe gitti. Otobüslerin numarasını
ezerleyerek kaybolmadı, harcanmadı.
5 yaşıma kadar birlikte yaşadık. Her gece babaannemle uyudum
ben.
Hatta bir gece bir bakmışlar bize serçe parmaklarımız halay
çeker gibi geçmiş birbirine o şekilde uyumuşuz. J Rüyamızda mutluyduk
belki de.
Eli boş gelmezdi hiç. Fındık getirirdi bana kese kağıdının
içinde. Çok severdim.
Mahallenin başında o güçlü, dimdik yürüyen kadını beklerdim.
Koşardım ona.
Namusuyla varolmanın, çocuklarını sahipsiz ve muhtaç
bırakmamanın kalesiydi o.
Taşındıktan, evlerimizi ayırdıktan sonra da “Ben babaannemle
kalcam siz gidin” derdim hep. Ağlardım yanından her ayrıldığımda.
Bugün de ağladım yanından ayrıldığımda. Belki de son
görüşümdü.
Çok hasta. Demans hastası. Yatağında bile birinin yardımını
almadan dönemiyor.
Düzelmeyeceğini biliyorum. Doğanın görevini yerine
getireceğini biliyorum.
Ama bir kaybın daha acısını hafifletmiyor, birgün
gideceğini bilmek.
Kırgındım, üzgündüm. Fakat o yatakta çocuk gibi yattığını,
küçücük kaldığını, eridiğini görmek içimde herkese, her şeye dair yaşattığım
kini, öfkeyi ufaladı. Eritti.
Ölüm var be. Toprak olmak var. Neyin öfkesi, kini bu. Neyin
hıncı bu…
Boktan hayatlarımızda, boktan öfke patlamalarıyla, küçük
hesaplarla yaşıyoruz.
Hiç ölmeyecekmiş gibi saldırıyoruz her şeye. Kimiz biz?
Gücümüz yeter mi bir insanı ölümden döndürmeye. Yine aynı sokakta, elinde
fındıklarla, onu heyecanla, sevgiyle bekleyen torununa yürüyen kadının
sağlığını verebilir miyiz tekrar? Bunu başamıyorsak, kaygılarımız, öfkelerimiz
de anlamsızdır o vakit.
Barış, affet ve devam et yoluna. En azından bunu
başarmayı deneyebiliriz.
Ben bugün hayatımın tokadını yedim. Sarsılmak kendime gelmek için daha neyi bekliyor olabilirim
ki?
Çınar gibi bir kadın. Gülizar…
Ölümü bekleyen, acılarının dinmesi için dua eden bir kadın.
İkimiz için de dua ediyorum şimdi. Allah onun acılarını
dindirsin, en korktuğu şeye, başkalarına muhtaç bir şekilde yaşamasına son
versin. Bana ise, bugünü unutturmasın Allah.
Unutturmasın ki ölümü hiç
çıkarmayayım aklımdan.
Beyaz bir saç telinde, yüzlerdeki çizgilerde, gücümü
yitirdiğim yerde, titreyen bir elde, rengini kaybetmiş bir gözebeğinde, yeni
doğmuş bebeğin pembe ayaklarında…
Hep hatırlamalıyım ölümü. Kırmadan, kırılmadan yaşamanın
başka bir yolunu bulamadım ben.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder