"Dileyin size verilecek.
Arayın bulacaksınız.
Kapıyı çalın, size açılacak.
Çünkü her dileyen alır.
Arayan bulur.
Kapı çalana açılır."
Yaratan ve koruyana bin şükran.
5 Mayıs 2013 Pazar
11 Mart 2013 Pazartesi
Durmalıyız!
Yıllar önce (2009) çok sevdiğim (bir hayli) biri, Kızılderili hikayesi anlatmıştı.
Bir grup araştırmacı, bir kızırderili rehberliğinde araştırma gezisine çıkar.
Grup zamanı dolu dolu değerlendirmek için öyle hızlı gider ki,
Kızılderili rehber bir an durur ve ilerlemez.
Araştırmacılar şaşırır ve ona neden durduğunu sorar.
Kızılderili onlara der ki,
"Durmalıyız. Çünkü ruhumuz geride kaldı."
Son birkaç ayımı ruhumun bedenime yetişmesini sağlayarak geçiriyorum.
Toplum içerisindeki koşuşturmada o kadar çok şeyi gerilere itiyoruz ki neye kırılıp, incindiğimizi bile fark edemiyoruz. Öylece durup soluklandığımızda, "Ah" diyoruz. "Nasıl farkında değilmişim, nasıl görememişim, nasıl incinmişim" diyoruz. Yüzeysel hayatlarımızda farkına varmıyoruz söylenen sözlerin ardındaki niyetin.
Her şeye ve herkese dışarıdan bir gözle bakınca. Ne kadar anlamsız, ne kadar boş ve ne kadar sıkıcı olduğunu görüyoruz. Geçen yılların muhasebesini yapıyoruz evvela.
Ruh, bedene yetişince bir uyanış gerçekleşiyor.
Farkındalık artıyor, doğru yanlış, gerekli, gereksiz ayrılıyor.
İşitilen her bir kelime, maruz kalınan her bakış, her "yargı" balyoz gibi iniyor insanın gözünün önüne.
Perde aralanıyor ve netleşiyor her şey.
"Eğer ruhumla başbaşa olsaydım bir çok aptal kararı almazdım" demek fayda etmiyor belki
fakat bundan sonrası için etkiye daha az maruz kalmak adına umutlanıyor insan.
Telaş, kaos, ağlama nöbetleri, boş muhabbetler, boş tasalar, kuruntular, takıntılar, acıların kadını Bergen tavırları, önyargı, dedikodu... Tüm bunların yerini; okumak, dinlemek, izlemek, keşfetmek, düşünmek, dolu dolu tartışmak, bedenine saygı borcunu yerine getirmek, farklı insanlar farklı dünyalar tanımak ve nihayetinde "yeniden sevmek" alıyor.
Durmalıyız! Durup ruhumuzun, bedenimize yetişmesini beklemeliyiz. Ruhla beden buluşunca kalbinin de yerini hatırlıyor insan. Yeniden çarpıyor.
Bilinçaltı temizliği, hayatı uzatıyor. :)
8 Mart 2013 Cuma
Matador'un gözyaşı
Fotoğraftaki matador, Alvaro Monera, kariyerine son verdi. Yarışın son mücadelesinde gücünü yitiren Monera yıkılır. BOĞAnın ona yaklaştığını görünce korkulu sonun yaklaştığını hisseder. Lakin BOĞA ona hiçbir şey yapmadı. Yarıştan sonra matador açıklamasında şöyle diyor:
"BOĞA gözümün içine bakarak bağırdı, böyle sadece bağırdı. Her hayvanda olduğu gibi onun da gözlerinde masumiyet vardı. Yüreğimde adaletin hıçkırarak ağladığını işittim. Belki de bağışlanırdım lakin, itiraf edemedim. Kendimi dünyanın en vahşi mahluğu gibi hissediyordum."
Bundan sonra Alvaro Munera, hayvan zulmüne karşı bir aktivist oldu.
Bazen suskunluk ve tepkisizlik, vicdanınızın size çevirdiği bir ayna olsun diyedir.
Açtığınız yaraların hesabını çıkarın diyedir.
Kitap der ki; can yakan, canının yanacağı günü beklesin.
10 Şubat 2013 Pazar
Söyle insan.
Hikayelerin saçma bir yerde başlaması ve bitmesi üzerine o kadar çok söz söylenebilir ki...
Birbirinin hayatına giren insanların niteliği için de geçerlidir bu.
Asla bir araya gelemeyecek insanlar birlikteyken, birbirine ait olanlar namüsaittir.
"Dünyanın en farklı iki insanıyız" dediğim bir dost,
"Korkma, dünyanın en farklı iki insanı evli" demişti kendi birlikteliğini kastederek.
Burkuldum. Onu oradan alıp, layık olduğu yere koymak istedim.
Bulunduğu yere ait olmayan insanlar görüyorum.
Mutsuzluğunu okuyorum gözlerinden, bakışından, sitemli bir kelimesinden.
"Kelimeler bazı anlamlara gelmiyorlar" der üstad fakat çoğu zaman çok derin anlamlara geliyorlar.
Çocukça hayallere kapılıyorum. Sihirli bir değnekle herkesi olmak istediği yere koymak istiyorum.
Gözlerimi açıp gerçek hayatla yüzleştiğimde sadece bunun için dua edebiliyorum.
Zorunlulukların yok olmasını istiyorum. İnsanın hayatını "garanti"ye alması için talihsiz birliktelikler yaşamasını istemiyorum. Yaşam savaşı adına beton şehirlerde duygusuz yaşamasını istemiyorum kimsenin. Sanırım duygusuz bir yaşam istemiyorum...
Ne kendime ne de bir başkasına yani tüm ademoğluna,
duygudan ve tutkudan uzak bir yaşamı yakıştıramıyorum.
Geç kalmışlık hissi ve telaş hata yaptırıyor.
Kim karar veriyor bizim için olması gerekene biz içimizdeki boşluğun ne olduğunu bulamazken.
Kim itiyor bizi hüsran sonuçlara biz daha önümüzü göremezken.
Mutsuz olacağını bildiği bir hayatı yaşamak zorunda kalmamalı insan.
Ruhunun uzak ve farklı olduğunu bile bile mutlak yanlışa yürümemeli.
Duygu var, tutku var, heyecan ölmez ve beklemeye değer.
Bir parça cesaret var ise eğer, bir parça inanç var ise
ruhunun ve duygunun yoluna baş koyar insan. Koymalı.
Yalnız kal, suskun kal, tevekkül eyle ve sabret.
"Hz. İnsan" der bir başka üstad.
Hz. İnsan, ululuğuna yakışır şekilde sabırla aramalı, ruhunu tamamlayacak olanı.
Nedir bu telaş o vakit Hz. İnsan. Nedir bulduğun ilk "liman"a
ruhunu kuşatabileceğine inanmadan sığınman...
İnsanın yüceliğine yakışan, zincirleri, beklentileri,
yargılayıcı bakışları ve telaşları omzundan atarak ruhunun peşinden gitmektir.
Duyguyu ve tutkuyu istemek ve yolunda sabırla yürümektir.
Ey yüce insan, dön bak hayatına mutlu musun şimdi?
Tutkunu ve duygunu özlemedin mi?
Birbirinin hayatına giren insanların niteliği için de geçerlidir bu.
Asla bir araya gelemeyecek insanlar birlikteyken, birbirine ait olanlar namüsaittir.
"Dünyanın en farklı iki insanıyız" dediğim bir dost,
"Korkma, dünyanın en farklı iki insanı evli" demişti kendi birlikteliğini kastederek.
Burkuldum. Onu oradan alıp, layık olduğu yere koymak istedim.
Bulunduğu yere ait olmayan insanlar görüyorum.
Mutsuzluğunu okuyorum gözlerinden, bakışından, sitemli bir kelimesinden.
"Kelimeler bazı anlamlara gelmiyorlar" der üstad fakat çoğu zaman çok derin anlamlara geliyorlar.
Çocukça hayallere kapılıyorum. Sihirli bir değnekle herkesi olmak istediği yere koymak istiyorum.
Gözlerimi açıp gerçek hayatla yüzleştiğimde sadece bunun için dua edebiliyorum.
Zorunlulukların yok olmasını istiyorum. İnsanın hayatını "garanti"ye alması için talihsiz birliktelikler yaşamasını istemiyorum. Yaşam savaşı adına beton şehirlerde duygusuz yaşamasını istemiyorum kimsenin. Sanırım duygusuz bir yaşam istemiyorum...
Ne kendime ne de bir başkasına yani tüm ademoğluna,
duygudan ve tutkudan uzak bir yaşamı yakıştıramıyorum.
Geç kalmışlık hissi ve telaş hata yaptırıyor.
Kim karar veriyor bizim için olması gerekene biz içimizdeki boşluğun ne olduğunu bulamazken.
Kim itiyor bizi hüsran sonuçlara biz daha önümüzü göremezken.
Mutsuz olacağını bildiği bir hayatı yaşamak zorunda kalmamalı insan.
Ruhunun uzak ve farklı olduğunu bile bile mutlak yanlışa yürümemeli.
Duygu var, tutku var, heyecan ölmez ve beklemeye değer.
Bir parça cesaret var ise eğer, bir parça inanç var ise
ruhunun ve duygunun yoluna baş koyar insan. Koymalı.
Yalnız kal, suskun kal, tevekkül eyle ve sabret.
"Hz. İnsan" der bir başka üstad.
Hz. İnsan, ululuğuna yakışır şekilde sabırla aramalı, ruhunu tamamlayacak olanı.
Nedir bu telaş o vakit Hz. İnsan. Nedir bulduğun ilk "liman"a
ruhunu kuşatabileceğine inanmadan sığınman...
İnsanın yüceliğine yakışan, zincirleri, beklentileri,
yargılayıcı bakışları ve telaşları omzundan atarak ruhunun peşinden gitmektir.
Duyguyu ve tutkuyu istemek ve yolunda sabırla yürümektir.
Ey yüce insan, dön bak hayatına mutlu musun şimdi?
Tutkunu ve duygunu özlemedin mi?
5 Şubat 2013 Salı
Rain - Jen Cloher & The Endless Sea
http://www.youtube.com/watch?NR=1&feature=endscreen&v=ZH2buq2JmbM
Mabel Matiz - Kerem Gibi
Kaç bahar gezdim
gönül düzde yâr edip elleri?
Kâr değil bu derdiğim güller,yağdı dikenleri.
http://www.youtube.com/watch?v=LgT1JBlg4zU
25 Ocak 2013 Cuma
14 Ocak 2013 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
