11 Mart 2013 Pazartesi

Durmalıyız!


Yıllar önce (2009) çok sevdiğim (bir hayli) biri, Kızılderili hikayesi anlatmıştı.
Bir grup araştırmacı, bir kızırderili rehberliğinde araştırma gezisine çıkar.
Grup zamanı dolu dolu değerlendirmek için öyle hızlı gider ki,
Kızılderili rehber bir an durur ve ilerlemez.
Araştırmacılar şaşırır ve ona neden durduğunu sorar.
Kızılderili onlara der ki,
"Durmalıyız. Çünkü ruhumuz geride kaldı."

Son birkaç ayımı ruhumun bedenime yetişmesini sağlayarak geçiriyorum.
Toplum içerisindeki koşuşturmada o kadar çok şeyi gerilere itiyoruz ki neye kırılıp, incindiğimizi bile fark edemiyoruz. Öylece durup soluklandığımızda, "Ah" diyoruz. "Nasıl farkında değilmişim, nasıl görememişim, nasıl incinmişim" diyoruz. Yüzeysel hayatlarımızda farkına varmıyoruz söylenen sözlerin ardındaki niyetin.
Her şeye ve herkese dışarıdan bir gözle bakınca. Ne kadar anlamsız, ne kadar boş ve ne kadar sıkıcı olduğunu görüyoruz. Geçen yılların muhasebesini yapıyoruz evvela.

Ruh, bedene yetişince bir uyanış gerçekleşiyor.
Farkındalık artıyor, doğru yanlış, gerekli, gereksiz ayrılıyor.
İşitilen her bir kelime, maruz kalınan her bakış, her "yargı" balyoz gibi iniyor insanın gözünün önüne.
Perde aralanıyor ve netleşiyor her şey.
"Eğer ruhumla başbaşa olsaydım bir çok aptal kararı almazdım" demek fayda etmiyor belki
fakat bundan sonrası için etkiye daha az maruz kalmak adına umutlanıyor insan.

Telaş, kaos, ağlama nöbetleri, boş muhabbetler, boş tasalar, kuruntular, takıntılar, acıların kadını Bergen tavırları, önyargı, dedikodu... Tüm bunların yerini; okumak, dinlemek, izlemek, keşfetmek, düşünmek, dolu dolu tartışmak, bedenine saygı borcunu yerine getirmek, farklı insanlar farklı dünyalar tanımak ve nihayetinde "yeniden sevmek" alıyor.

Durmalıyız! Durup ruhumuzun, bedenimize yetişmesini beklemeliyiz. Ruhla beden buluşunca kalbinin de yerini hatırlıyor insan. Yeniden çarpıyor.

Bilinçaltı temizliği, hayatı uzatıyor. :)





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder